Film, VIII. Edward’ın iki kez boşanmış bir kadınla ilişkisi nedeniyle tahttan feragat etmesi üzerine kardeşi VI. George’un tahta çıkış sürecini anlatıyor.
Ancak büyük bir sorun var: II. Dünya Savaşı’nın eşiğindeki İngiltere’nin kralı, kekeme! Mikrofonu gördüğü anda bırakın cümle kurmayı, adam kilitleniyor. İmdadına, “hiçbir akademik ünvanı” olmayan bir konuşma terapisti yetişiyor.
Filmi izlerken hitabet in ne kadar önemli bir şey olduğunu daha iyi anladım. Bu durumu böylesine kaliteli bir örnekle öğreniyor olmak çok güzel. Peki kralın konuşması neden bu kadar önemli? Çünkü ‘Hitabet’in İngiliz sisteminin içinde 2. Dünya Savaşı gibi kilit politik meselelerden daha önemli olduğunu vurgulamak aslında. Bu doğrultuda da Hooper, filmini gerçek anlamda karakterin içine düştüğü açmazlardan bir politik taşlama yaratmaktan ziyade, doktor-hasta ilişkisi üzerinden ince hiciv dokundurmalarıyla yürütmeyi tercih etmiş.
Aslında filmde dikkatimi çeken noktalardan bir tanesi de kralın ya da saray da yaşayanların hayat tarzları oldu. Çünkü hep bir resmiyet üzerine kurulu bu hayatlarda insanlar samimiyetten uzak sıcak ve huzurlu bir ortamdan yoksunlar ve sanki her şeye üstten bakıyorlar kendilerine bile. Öyle ki kral VI.George tedavisinde görevlendirdiği Lionel ile hasta-doktor ilişkisi içinde olmak yerine birbirlerine kısa isimler takarak samimiyeti arttırmışlardı. Ve kralın kekelemeyi yenmesindeki en büyük faktörlerin başında bu geliyor bence.
Bir liderin hitabet yeteneği çok değerli bir hazinedir. Hele ki ikinci dünya savaşının eşiğinde bulunan bir liderseniz bu daha da önemlidir. Filmde dikkatimi bir sahne özellikle ilgimi çekti. George, Hitler’in konuşmasını izliyor. Küçük kızı “Baba, ne diyor?” diye soruyor. George’un dalgın dalgın verdiği cevap şöyle: “Bilmiyorum ama… Ne diyorsa, çok iyi söylediği belli!”
Kendi ülkemizden de örnek verecek olursak başbakanın hitabet yeteneği oldukça iyi ve nasıl hitap edeceğini gayet iyi biliyor. Günümüzde onun gibi hitapta bulunan başka siyasetçi olduğunu düşünmüyorum. Özgüveni oldukça yerinde ne yaptığını ve ne söylemek istediğini gayet iyi biliyor.
Sonuç itibariyle otorite figürü olarak bildiğimiz kral prototipini anti-kahramana çeviren “Kralın konuşması”, bunu perdede başarıyla yerine getirmiş. Sarayda kişiler arası iletişimin aşırı resmiyetinden ve kral VI.George un küçüklüğünde maruz kaldığı işkenceler ve yalnızlığı kekeme biri olmasını tetiklemiş. Bu da aslında filmin bize İngiliz kraliyetinin içindeki eksik ve dramatik yanlarını da gözler önüne seriyor. Ve son olarak “Kralın konuşması“ savaş, taç, özel hayat gibi şeylerin ‘hitabet’ ve ‘dış görünüş’ten daha önemli olmadığını vurgulayan aldığı ödülü de hak eden bir film olmuş.
Etiketler:hitabet ingiliz king king speech konuşma kral kralın konuşması saray




